Songül Arık'tan ...Hayatın Cansuyu ve Bir Bahçe Hikayesi
bahçeli evde kapımı açtığımda, direkt o yeşilliğe baktığımda; ağaçlar, çayırlar, çiçekler ve kuş sesleri cıvıl cıvıl... İçim bir anda heyecanla ve sevinçle öyle bir dolup taşıyor ki. İçten dışa, "Rabbim, güzel Allah'ım, sana binlerce kez şükürler olsun" d
Bahçede uyanmak, güne sabah bahçede başlamak gerçekten muhteşem. Eski dairemde yaşarken bu kadar şükrettiğimi bilmiyorum; hatta dönem dönem şükretmeyi de unuturmuşum, şimdi onu fark ettim. Bu bahçeli evde kapımı açtığımda, direkt o yeşilliğe baktığımda; ağaçlar, çayırlar, çiçekler ve kuş sesleri cıvıl cıvıl... İçim bir anda heyecanla ve sevinçle öyle bir dolup taşıyor ki. İçten dışa, "Rabbim, güzel Allah'ım, sana binlerce kez şükürler olsun" diyorum.
Her gün gözümü cennet gibi bir yerde açtığım için, sabaha bu muhteşem kuş melodileri ile uyandığım için, mis gibi bu çayır, çimen ve çiçek kokularını içime çekerek başladığım için şükrediyorum. Her renkte açan, üzerinde emeğim olan güllerimin o neşesini, cıvıltısını, işvesini izleyerek ve onları koklayarak güne başlamayı nasip ettiği için binlerce kez şükürler olsun. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum; kurduğum cümleler yetersiz, eksik ya da hatalı kalabilir ama içimdeki bu saf şükranı en iyi sen bilirsin. Bugün de "Kaderime güzel Allah'ım" diyerek güne başlıyorum.
Ardından hemen kahvemi hazırlıyorum; çıplak ayakla, yalın ayak çimlerin üzerinde hem düşüne düşüne hem geze geze, küçük ve sakin adımlarla kahvemi yudumluyorum. O esnada zihnimden, beynimden, kalbimden geçenleri anlatsam yazılar yetmez, günler haftalar yetmez... O kısacık kahve içme sürecinde yaşadığım duygular için sadece "anlatılmaz, yaşanır" diyebilirim.
İşte tam o sırada aklıma bir fikir geldi. Benim bir dedem var, Erciyes yolunda büyük bir arazisi var. Hani bahçeye ahşaptan yol yapıyorum ya, işte o yol yarım kaldı, iki buçuk metrelik bir eksiklik var. Dedemi aradım, "Dede, senin oradaki kütüklerden alabilir miyim?" dedim. "E hadi çık gel, bugün çok işim var ama madem yolun yarım kalmış, hemen gel" dedi. Yardımcım Mustafa’yı da yanıma aldım, koştur koştur dedenin yanına gittik. O hızla, tam benim istediğim ölçüde, 70 santim uzunluğunda kütükleri kesti, hazırladı. Hepsini arabanın bagajına doldurduk ve tın tın tın tın bahçenin yolunu tuttuk. İnanılmaz heyecanlıyız!
Bu arada, bahçenin yolunu tutup da dağ yolundan aşağıya doğru inerken, doğadaki o güzel çiçekleri fark ettim. Aslında onların karanfil olduğunu da ilk başta bilmiyordum, mor mor açmışlardı...
"Şu kayalıkların üzerinde kahvemizi içelim, şu mis kokuları da içimize çekelim, öyle devam edelim..." derken, gözüm doğanın bize sunduğu o güzelliklere takıldı. "Acaba bunları köküyle alsak, bahçemize diksek olur mu? Şöyle bir bahçeyi şenlendireyim bir bölümünü" dedim.
Hiç vakit kaybetmeden Mustafa ile hemen eldivenlerimizi taktık; başladık onları kökünden, incitmeden almaya. Büyük bir sevinçle topladık, adeta kucağımızda bir hazine taşır gibi bahçemize geldik. İlk işimiz, o güzel canların kökleri kurumasın, ölmesinler diye onları bahçede en çok istediğim, en güzel alana yerleştirmek oldu. Hepsini tek tek diktik, ilk cansularını sevgiyle verdik.
Bahçeyi şenlendirdikten sonra, dedemden getirdiğimiz kütüklerle yarım kalmış olan patika yolumuzu bitirmek için kollarımızı sıvadık. Kazma kürek çalışıyoruz; ahşapları, kütükleri tek tek yerleştiriyoruz. Sonunda çok güzel, yürümeye doyum olmayacak bir yol yaptık. Bu arada, umarım bir gün ziyaretimize gelmek isterseniz; biliyorsunuz kapımız herkese, ama herkese sonuna kadar açık. Gelin, bahçemde kahvemizi içelim, söyleşimizi yapalım, bol bol sohbet edelim...
Zaten bu ara kış halen bitmedi gibi, yaz halen gelmedi gibi... Yağmurdan gözümüz açılıp da doğru düzgün iş de yapamıyoruz biliyorsunuz. Tam patika yolumuzu bitirmek üzereyiz, topu topu 6 tane kütük kalmış... Onları da yerleştirdiğimizde yolumuz tamamen bitmiş olacak, sevineceğiz, alkışlayacağız, hatta kendimize bir ödül gibi kurdelemizi keseceğiz derken... Bir gök gürültüsü koptu ve kapkara bulutlar bir anda üzerimize çöktü!
İnanılmaz bir hızla öyle bir yağmur başladı ki; bardaktan boşalırcasına değil, sanki kovalardan boşalırcasına yağıyordu. Ben her yağmur yağdığında adeta çıldırırım, çocuk gibi çok sevinirim, içime inanılmaz bir enerji dolar. Başladım sevinç çığlıkları atmaya: "Bereket! Bereket! Bereket yağıyor!" diye... Ama bir yandan da kendimizi o güzel coşkunun akışına kaptırdık.
Bizim bahçede bir adetimiz vardır; yağmur yağdığında asla eve koşup sığınmayız. Hemen kendi ellerimle yaptığım, muazzam ve görmeye değer o otantik çardağımıza geçeriz. Şimdi yine o çardaktayız... Ellerimizde sıcacık çayımız, kahvemiz; gözümüzün önünde bardaktan boşalan yağmur ve içimizde doğanın o benzersiz huzuru... Ancak bu huzurlu tablonun arkasında, Haziran ayında yağan bu şiddetli dolunun, ektiğimiz sebzeleri mahvedişini izlerken ister istemez derin düşüncelere dalıyorum.
Çünkü ben başıma bir iş geldiğinde, tırnağıma taş değse oturur düşünürüm. Nerede hata yaptım, nerede büyük konuştum ya da nerede hadsizlik yaptım da bunları yaşıyorum diye hemen kendimi sorguya çekerim. Biliyorum ki doğa öcünü tez alır. İncittiğimiz, kirlettiğimiz, hunharca basıp geçtiğimiz çevre, doğa, dağ, taş ve o dilsiz hayvanlar... O kadar çok incittik ki yeryüzünü.
Buna çok acı bir örnek vermek istiyorum: Benim yıllardır bir yürüyüş parkurum vardı; "küçük cennetim" dediğim o güzel yer... Şehrin karmaşasından uzak, eski taş evleriyle muazzam bir doğa şenliğiydi. Sabah namazından sonra orada yürürken o tatlı, güzel kuyruklu sincaplar önümde fıttır fıttır oynaşır, adeta taklalar atarak bize eşlik ederdi. Kocaman köpekler yoldaşımız olurdu. Çok sakin, herkesin bilmediği bir yerdi.
Sonra herkes orayı öğrendi. Çöpler birikmeye, çoğalmaya başladı. En son uzun bir aradan sonra gittiğimde içimi derin bir hüzün kapladı. Her taraf betonlaşmış, inşaat alanı olmuş, adım atacak yeşil alan kalmamış. İşte adına ne derseniz deyin; nankörlük mü, hadsizlik mi? Hem gidin o canlıların yaşam alanlarını katledin, onlara bir dal yuva bırakmayın; sonra hayvanlar mecburen binaların çatılarına sığınınca "sabah erken uyanıp ses yapıyorlar" diye o çatılara zehir dökün... İnanın bunu düşünürken bile tükürüğüm boğazıma düğümleniyor. Kalemim bu vicdansızlığı tarif etmekte yetersiz kalıyor.
Son dönemde peş peşe yaşadığımız depremler, ansızın vuran dolular, salgın hastalıklar... Toplum olarak çevreye ve hayvanlara fazla yüklenmedik mi sizce? İlahi adaletin tecellisi gecikmez. Yaradan’ın o dilsiz kulları dertlerini anlatamıyor diye, çektikleri acıların bir karşılığı olmayacak mı sanıyoruz? Bu afetleri, o dilsiz canların ahı yüzünden kendi ellerimizle davet ediyoruz. Kendimizi hemen bugün sorguya çekenlerden olmak zorundayız.
Yorumlar (0)
Yorum Yap
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!