Songül Arık'tan Gemi Faciasının Sorumluları Hesap Vermeli
Ben Songül Arık. Şanıyla şerefiyle Osmanlı torunu, Türkiye’min asil ve milliyetçi Türk kızıyım.
Bugüne kadarki yazılarımda beni hep kibar, naif ve ölçülü cümlelerimle tanıdınız. Ancak her zaman her yerde bu tavrımı korumam mümkün değil, korumak da istemiyorum. Ortama ve yaşanan duyarsızlığın, basiretsizliğin büyüklüğüne göre tavrım değişir. Bugün bu köşede çok farklı bir yüzüme, kelimelerimin en keskin haline şahit olacaksınız. Çünkü Kıbrıs'ta batan o gemiyle birlikte sulara gömülen sadece o demir yığını değil, insanlığın ta kendisiydi.
Batan gemiyi herkesten önce terk eden o zihniyet, inanın en büyük sorumluluk sınavında sınıfta kalmıştır. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı o geminin içindeyken kendi canlarını kurtarma telaşına düşüp o insanları kaderine terk ettiler. Dışarı çıkamasınlar diye kasten kapıyı kilitlemediler elbette ama yetişme ve eğitim eksikliğinden dolayı panik havasında adeta şuurlarını kaybettiler.
Oysa can emanet alan bir ekibin, o sorumluluğu taşıyanların adeta bir özel tim gibi güçlü, idraklı, vicdanlı ve yürekli olması gerekmiyor müydü. Şaşkınlıklarından, basiretsizliklerinden o kriz anını doğru yönetemediler. O kapı kapandı, insanları doğru yönlendiremediler ve o masumlar o daracık alanda çaresizce hapsoldu. Bire duyarsızlar, bire basiretsizler, artık size ne diyeceğimi, hangi cümleyi kuracağımı bilemez oldum.
Işık hızıyla can alarak gündemi değiştirdiler. Zaten omuzlarımızda dağ gibi ağır yükler vardı. Kıyılan canlarımız için, sokak hayvanlarımız için mücadele verirken, doğamız için ayrı bir kavgayı sürdürürken, savaş altında zulüm gören masumlar için yüreğimiz yanarken bir anda bu felaketle sarsıldık. Sadece on dakikada onca insanı nefessiz, aciz ve çaresiz bırakan bu basiretsizlik yüreğimize bomba gibi düştü. Masumların üzerine bomba yağdıranların yaşattığı o acıdan, o nefessiz bırakma halinden ne farkı var bu yaşatılanların. Bütün dünyaya, Türkiye'ye, hepimize aynı çaresizliği yaşattınız. Şu an bu metni kaleme alırken ellerim titriyor, yüreğim kanıyor. Elim ayağım tir tir titreyerek bu satırları tamamlamaya çalışıyorum, öfkemden ve üzüntümden kafamı toparlayamıyorum. Soruyorum size, siz necisiniz, siz necisiniz, necisiniz.
Biz Türk milleti değil miyiz. Bizim fıtratımızda onur vardır, şeref vardır, arkada kimseyi bırakmamak vardır. Ben kendimi o an o çaresiz insanların yerine koyuyorum, empati yapıyorum. Kıymetli okurlarım empati yapalım, hepimiz empati yapalım. Orada bizim çocuklarımız da olabilirdi, kendimiz de o kapalı kapıların arkasında kalabilirdik. Benim fıtratım gereği o gemiyi en son ben terk ederdim. Ne çabuk bozuldu sizin hamurunuz, ne ara bu hale geldiniz.
Buradan açıkça haykırıyorum ve bu sistemi yönetenlere sesleniyorum. Bizim gördüklerimizi görmüyor musunuz. Bu gelişi güzel düzene artık bir son verin. Sadece o geminin kaptanı için değil, her pilot, her uzun yol şoförü, insan canının emanet edildiği her meslek erbabı için geçerli bu söylediğim. Eğitim, sınav, diploma, ehliyet, bunlar elbette şart. Ama sınavı geçti, diplomayı eline aldı diye hadi hop sen kaptan oldun diyemezsiniz.
Burada sorumluluk sadece o gemideki mürettebatın da değil. O gemiyi o sulara gönderenler, o kaptana o görevi, o yetkiyi, o sorumluluğu verenler de en az o gemiyi terk edenler kadar ağır sorumludur. Ehliyetin yanı sıra, diplomanın yanı sıra o göğüs kafesinde bir yürek olmalı. Yüreği vicdanı olmayan bir adama bu millet, bu ahali, bu gençler, bu çocuklar emanet edilmemeli. Elbette derin incelemeler yapılacak, yapılmalıdır da ancak sorumluluktan kaçanların milleti göz göre göre çaresizliğe terk ettiği gerçeği gün gibi ortadadır.
Bu sorumsuzluk sadece o gemiyi batırmakla kalmadı, tüm Türkiye’nin hatta bütün dünyanın ruhunu kanattı. Hepimizi günlerdir sancıdan kıvrandırdınız. O çaresiz annelerin döktüğü her bir damla gözyaşı, o yürek yangını sorumluların yakasına yapışacak.
O gemi okyanusun ortasında değildi, kıyıya son derece yakın bir noktadaydı. Ancak zamana karşı verilen o amansız yarışta saniyelerin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha acı bir şekilde gördük. Kıyıya bu kadar yakın bir mesafede bile sahadaki tüm gayretlere rağmen zamanın ne kadar acımasız ilerlediğine şahit olduk. Keşke kriz anındaki karmaşa aşılabilseydi, keşke zaman o canları saniyeler içinde çekip almaya imkân verseydi.
O kapı kapanmasaydı, o panik yaşanmasaydı ve insanlar zamanında güverteye çıkabilseydi menzil zaten yakındı. Herkes suya atlayıp kurtulabilecekti, kurtulma şansları olabilirdi. Ama o panik ve kriz yönetimindeki yetersizlik bu umudu elimizden aldı.
Basiretsizlikle gemiyi ilk terk edenlerden olmak yerine orada savaşınızı verseydiniz, mücadelenizi verseydiniz ya. Bir canı dahi, bir kişiyi dahi kurtarmanın mücadelesini verseydiniz şu anda baş tacı edilecektiniz. Bütün dünya sizin onurunuzu, şerefinizi, yüreğinizi, cesaretinizi konuşuyor olacaktı. Hangisi daha efdal soruyorum size.
Şimdi kollarınızda kelepçelerle yargılanıyorsunuz. Tüm Türkiye değil bütün dünya şu anda bu basiretsizliği konuşuyor. Söyleyin bana, böyle bir utançla yaşamak mümkün mü. Onurunla şerefinle insan gibi mücadele etmek varken, bir ömür bu kara lekeyle, o annelerin gözyaşının ahıyla yaşamak hangi vicdana hangi hesaba sığar. Hiçbir vicdana sığmaz. Bu millet bu ahı, bu ihmali, bu basiretsizliği asla unutmayacak. Sanmayın ki o demir parmaklıklar ardında yatıp çıkınca vicdanlar aklanacak.
Yorumlar (0)
Yorum Yap
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!