Songül Arık'tan Küskün Bir Ruhun Yeniden Doğuşu: Zeynep Minnoş’un Hikayesi
Her şey İzmir’de katıldığım bir konferans çıkışında, beni evlerine davet eden bir ailenin balkonunda başladı.
Yazı Boyutu:
100%
Her şey İzmir’de katıldığım bir konferans çıkışında, beni evlerine davet eden bir ailenin balkonunda başladı. Oraya gittiğimde, camla kaplı balkondaki küçücük bir koltuğun üzerinde, el kadar, kar beyazı, mavi gözlü bir kedi gördüm. Dokundum, seslendim ama hiçbir tepki vermiyordu; adeta bitkisel hayatta gibiydi. Ne kucağıma aldığımı fark ediyor ne de dünyayı görüyordu. Aileye bu yavruya ne olduğunu sorduğumda aldığım, "O hep öyle, balkonda duruyor, annemiz içeri almıyor" cevapları beynimden vurulmuşa dönmeme yetti. Tuvaleti, maması ve suyuyla birlikte o daracık balkona hapsedilmiş, sevgisizlikten hayata tamamen küsmüştü. Bir biblo, bir oyuncak gibi kenara atılmış bu canın dilsiz çığlığını görünce içim parçalandı.
İlk başta ortama daha fazla gerginlik vermemek, havayı iyice çekilmez kılmamak adına naifleştim ve daha şefkatli bir dil kullandım. Eğer bu kediyi alırsam ona daha sıcak bir yuva kurabileceğimi, onu tedavi ettirip sağlığına ve psikolojisine kavuşturabileceğimi söyleyerek duygusal vaatlerde bulundum. Bu şefkatli yaklaşım ortamı yumuşattı ve kedi almayı başardım; küçücüktü, ağlayarak bağrıma bastım.
Ancak uçuş saatim çok yakındı, havaalanına ancak yetişebilirdim. Vakit o kadar kısıtlıydı ki ama onu bu şekilde karnesiz ve kimliksiz uçağa almazlardı. Hemen bir taksi tuttum ve "En yakın veteriner neresi?" diyerek koştur koştur yola koyulduk. Veteriner çok kalabalıktı ve sıra vardı. Herkesten uçağımın kalkacağını söyleyerek ricada bulundum, en ön sıraya geçtim; hemen muayenesi, kontrolleri, aşıları yapıldı ve kimliğiyle karnesi çıkartıldı. Taksiciyle apar topar havaalanına kıt kanaat yetişmeyi başardık. Ayakkabılarımı çıkartmış, var gücümle koşuyordum. Hiçbir sırayı beklemeden herkesten "Özür dilerim, uçağıma yetişmek zorundayım" diyerek rica ediyordum. İnsanlar da çok kibar davrandı ve sırasını verdi. Nihayetinde uçağa binmiştik, derin bir nefes aldım. Pusetinden çıkartıp kucağıma, bağrıma bastım ve sıcak yuvamıza döndük.
Eve geldiğimizde, bizi evin aslan parçası, bebekliğinden bu yana bana can yoldaşı olan, canımdan öte kıymetlim Gökçek Minnoş karşıladı. Gökçek Minnoş, benim üzüntümle kederlenen, sevincimle mutlu olan, gözyaşlarımı silen çok özel bir candı. Aslında kedilerin, sahiplerinin üzüntüsünü bin kat daha fazla yaşadıklarını ve bu keder yüzünden kanser olma risklerinin çok yüksek olduğunu duyduğumdan beri onların yanında ağlamamaya söz vermiştim. Onların en son anlarında bile kendimi tutmaya gayret ediyordum; çünkü bizim hastalığımızı, kederimizi ve derdimizi onlar yükleniyordu. Bu yüzden çok hassas davranıyordum.
Gökçek Minnoş acayip meraklı bir şekilde bu küçücük bebeğin etrafında dolanıyor, ne olduğunu çözmeye çalışıp ona dokunmak istiyordu. Zeynep’te ise hiç tepki yoktu, duymuyordu. Kaç veterinere götürdüysem en son Ankara kedilerinin çoğunun doğuştan sağır olduğu teşhisini koydular. Ama biz pes etmedik. Gökçek minnoşun büyük şefkati, benim sarsılmaz sevgimle aradan uzun zamanlar geçti. İşe giderken en sevdiği mamayı, su kabını yanına koyuyordum; akşam geldiğimde ise hiçbirinin yerinden oynamadığını, koyduğum gibi durduğunu görüyordum; yerinden dahi kıpırdamıyordu.
Aylar sonra Gökçek Minnoş yavaşça kuyruğuna dokunduğunda, Zeynep ilk kez "pısırt" diye ses çıkararak sinirlendi. Onun sinirlenmesine bile o kadar sevindik ki; en azından artık bir tepki veriyordu. Gökçek Minnoş onun hasta ve mutsuz olduğunu bildiği için bu sinirlenmelere hiç aldırmıyor, sert tepki vermiyordu. Aksine o kadar sabırlı ve şefkatliydi ki, Zeynep kızınca hemen oradan uzaklaşıyor, bir müddet sonra nazikçe tekrar yaklaşıp o uyurken kuyruğundan, kafasından kokluyordu.
Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ve tam 3 yıl sürdü bu sabır yarışı. 3 yaşına bastığında nihayet o sessizlik duvarı yıkıldı ve duymaya başladı. Bu mucize karşısında dünyalar benim olmuştu. Ona en sevdiğim kız arkadaşımın adı olan Zeynep adını koymuştum. Arkadaşım Zeynep biraz kibirli, egolu, burnu havada ve kimseyi kolay beğenmeyen biriydi; kedi Zeynep de kimseye yaklaşmadığı için başta burnu havada sanılabilirdi ama onunki kibirden değil, yaşadığı ağır psikolojik travmadandı. Onu severken hep "Banu Alkan kılıklım benim, şu yatışa, şu endama bak!" derdim. Yürüyüşü, duruşu, oturuşu öyle klas, öyle cilveli ve işveliydi ki tam bir dişi kediydi.
Artık Zeynep de çok mutluydu; bizimle gülüyor, oynuyor, bizimle sevinip üzülüyordu. Tam anlamıyla tek bir aile olmuştuk. Bu süreçte Gökçek Minnoş ile aralarında çok rahat ve muazzam bir aşk filizlendi. Zeynep hamile kaldığında Gökçek Minnoş’un nezaketi, ilgisi anlatılamazdı. Tam dört dörtlük bir eşti; Zeynep'in hamileliği boyunca ağzıyla ona mamalar taşıyor, tüylerini, patilerini, tırnaklarını ve hatta kulaklarının içini bile tek tek yalayıp temizliyordu. Temizliği ne bana ne de Zeynep'in kendisine bırakıyordu.
Ve nihayet o büyük gün, doğum anı geldi. Zeynep çok telaşlıydı, gözleri kocaman açılmış derin derin nefes alarak yanıma geldi ve miyavlayarak bana doğumun başladığını haber verdi. Onun için çok güzel bir yer hazırlamıştım ama beni oraya çağırıp patisiyle vurdu ve hazırladığım yeri devirdi; orayı istemiyordu. Büyük bir panikle sağa sola koşuyor, bir yandan havluları hazırlayordum. Başka bir koltuğun üzerine yer yaptım, orayı da kabul etmedi. O an anladım ki o her zaman benimle yattığı için yatağımızı kendi yeri biliyordu. Tam o sırada gardırobu açtım ve Zeynep hemen içeriye, bölmenin içine zıplayıp yattı; "Burası benim yerim" der gibi gözüme bakıyordu. Hemen oradaki katlı çamaşırları hızla aşağı atıp boşalttım, altına havlularını, pedlerini serdim.
Doğum başlamıştı. Komşumu çağırmıştım, onunla birlikte başında hem ağlıyor hem doğuma yardım ediyorduk. Gökçek Minnoş’un o anki heyecanını, korku ve endişesini görmeliydiniz; tıpkı hastane kapısında bekleyen bir insan baba gibi odanın içinde dört dönüyor, yanımıza gelip miyavlıyordu. Üç tane kar gibi bembeyaz yavrumuz oldu. Babaları kahverengi, siyah karışımı, uzun tüylü, çok iri, aslan gibi nesli tükenen nadir Alman cinslerindendi ama yavruların hiçbiri ona benzemiyordu; sadece bir tanesinin alnında küçük siyah bir yıldız vardı, diğerleri tamamen anneye çekmişti.
O bebekleri öyle muazzam büyüttüler ki... Zeynep emzirirken Gökçek Minnoş başlarında telaşla bekler, yavaşça ve nazikçe patisiyle yavrulara dokunsam mı dokunmasam mı diye titrerdi. Bebekler kendilerine geldikten sonra babaları da en az annesi kadar ciddiyetle ilgilendi; bebekleri de Zeynep’i de tek tek temizledi, muhteşem bir aile reisi oldu. Yavrular büyüyüp koltuğa tırmanmaya, yaz günü açık olan pencereye, cama doğru yaklaşmaya başladıklarında, benimle birlikte izleyen Gökçek Minnoş hemen söylenerek koşar, onları tutup annelerinin yanına götürürdü. Bazı insanların ailesine, çocuklarına gösteremediği o şefkati, dikkati, vefakarlığı ve cefakarlığı ben o kedide gördüm. Evin içinde yavruların taklalar atarak oynaşmasını izlemek hepimize, evdeki çocuklara muazzam bir mutluluk veriyordu.
Zamanla sütten kesildiklerinde, Zeynep birden ayrılık acısı yaşayıp üzülmesin diye hepsini aynı anda vermedik. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki bir doktor arkadaşımın yardımıyla yavruların yerlerini diğer doktor ve hemşire arkadaşlara ayarlamıştık. İlkinin haberi yokken yerini değiştirdik; Zeynep günlerce evde koltuk altlarına bakarak, bana "Gel beraber arayalım" der gibi yavrularını aradı.
Biz bu güzel aileyle birlikte tam 4 yıl Bodrum’da, 2 yıl da İstanbul’da yaşadık. Çok çalışmış, çok güzel kazanmıştım; lüks, keyif, konfor ve varlık içinde üçümüz için çok güzel bir gelecek kurmuştum, huzurumuz tamdı. Ta ki İstanbul'daki otel inşaatına başlayıp, ortak olmamla birlikte bana kurulan o çok kötü tuzaklara kadar... Meğer çok pis bir şekilde dolandırılmışım; hem otelimi hem de bütün paramı kaybettim. Onca yıl bir kadın başıma dişimle tırnağımla ne kazandıysam her şeyimi kaybetmiştim. İşte o en ağır, en çileli, stres ve bunalım dolu zor günlerimde benim kahrımı, acımı, kederimi yine bu iki can paylaştı. Yeri geldi mama alacak paramız dahi olmadı ama her derdime ortak oldular, her şeyi birlikte göğüsledik.
Kıymetlim Gökçek Minnoş, 18 yaşını doldurduğunda onu kaybettik; o zaten benim can yoldaşımdı, gidişi apayrı bir yaraydı. Onun vefatından sonra Zeynep Minnoş ve Songül olarak biz baş başa kaldık. Birbirimize sarıldık, birbirimize sığındık. Yurt dışı seyahatlerimin yoğun olduğu dönemlerde bile görevlimiz aracılığıyla her gün görüntülü konuşur, sesimi duymasını sağlardım. Döndüğümde deliler gibi kucaklaşır, hasret giderirdik. Şefkatle, bağlılıkla dolu koca bir hayatı kendi halimizde, mutlu mesut paylaştık.
Ta ki şubat ayının 17'sine kadar...
O büyük çöküşten sonra artık hayatımı tekrardan yenilemek, ayağa kalkmak zorundaydım. Kendi dairemi satıp büyük bir plan yapmıştım; Dubai’ye yerleşecektim, oradan yeni bir daire alacaktım. Ancak bu geçiş süreci için zamana ihtiyacım vardı ve sattığım evi boşaltırken, koşturmaca içinde Zeynep’in tamamen güvende olması gerekiyordu. Hayatımı Dubai’de yeniden kurduktan sonra gelip onu tekrar alabilme umuduyla, onu emanet edebileceğim şefkati ve merhameti yüksek geçici bir anne aradım. Nihayet karşıma melek gibi bir kız çıktı: Ebrar. Zeynep’e ancak onun gibi muhteşem bir kız layık bir anne olabilirdi, ondan başkasına güvenemezdim ve canımı ona teslim ettim.
Fakat işler planladığım gibi gitmedi. Savaş çıkmıştı, süreç uzadı; "Savaş biter" diye beklerken zaman geçti. Ben buralarda büyük mücadeleler verirken, Zeynep'im ikinci annesi Ebrar’ın yanında güvende kalmaya devam etti.
Dün, Ebrar beni veterinerden aradı. Zeynep’in hasta olduğunu, serum takıldığını söyledi. Durumun bu kadar ciddi olduğunu, onu tamamen kaybedebileceğimi hiç tahmin etmemiştim. Haberi alır almaz yanına koşmak, anında yanında olmak istedim. Ebrarlar normalde Maraş’taydı. Telefon açtığımda, "Songül Hanım şu an Maraş’ta değiliz, bayram için annemlere Adıyaman’dayız. Bayram dönüşü gelir görürsün" dedi.
Ama içim rahat etmiyordu. İki gündür içimde tarif edemediğim musibet bir huzursuzluk, nedenini bilmediğim ağır bir ağrı ve acı çökmüştü yüreğime. İki gündür mutsuz, halsiz ve bitkindim. Ruhum onun gidişini hissetmişti meğer...
Ve nihayet o kara haber bugün geldi. Ebrar’dan gelen bir mesajla yıkıldım. Zeynep’in bu dünyadaki son anlarında ona gözü gibi bakan o koca yürekli kız, ölüm haberini şu yürek yakan sözlerle bildirdi bana: "Geldiği ilk gün avucumda uyumuştu, veda ederken de avucumda gitti..."
Kahroldum... Yüreğim paramparça oldu. Şu an yaşadığım acının tarifi imkansız.
Affet beni kızım, affet beni... Son anlarında yanında olamadım, yetişemedim. Belki de o minik kafanda hep aynı sorular döndü: "Songül beni neden bıraktı? Neden terk etti?" Bu soruların cevabını hiç alamadan yumdun gözlerini, değil mi? Gelip sana o soruların cevabını vermeyi, seni hiç bırakmadığımı, sadece ikimiz için bir gelecek kurmaya çalıştığımı anlatmayı o kadar çok isterdim ki... Senin benim sesimi duymana, o son nefesinde benim kokumu almana çok ihtiyacım vardı. Yetişemedim kızım, bağışla beni.
Şüphesiz Allah'tan geldik ve yine O'na döndürüleceğiz... Şimdi kıymetlin Gökçek Minnoş’unun yanındasın. O balkondaki o yalnız çocuk değilsin artık; hayatın boyunca deliler gibi sevildiğini, bir kraliçe gibi yaşatıldığını bilerek uyu. Seni bıraktığımı sanma, ruhum hep seninle... Elveda asil kızım, elveda Zeynep Minnoş’um.
Son Söz ve Bir İnsanlık Çağrısı:
Dostlar, insanlar... Bu hazin hikayeyi burada kapatırken, kalbimdeki derin sızıyı bir nebze olsun dindirecek tek şey, bu satırların birilerine ders olmasıdır. Lütfen, yalvarırım evinize bir canlı alırken; bunun bir kedi, köpek, kirpi veya kuş olması hiç fark etmez, onların da birer canlı olduğunu, duyguları olduğunu sakın unutmayın. Onlar pilli birer oyuncak değil! Onların da kırılan, sevinen, küsen ve acı çechen bir ruhu olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Sırf çocuklarınız eğlensin, anlık bir heves tatmin olsun diye onları birer oyuncak gibi evinize alıp, sonra da en küçük zorlukta arkaya bakmadan öylece terk ediyorsunuz. Yapmayın... Onların dünyası sizsiniz. Bir ruhun küsmesine, sevgisizlikten solup gitmesine ortak olmayın.
Yorumlar (1)
Yorum Yap
Songül
29.05.2026 02:16Allaha emanet ol Zeynep minnoşum ;(