ASAYİŞ · GÜNDEM

SİYAH GÖZLÜĞÜN ARDINDAKİ İMPARATORLUK: BİR KRALİÇENİN DOĞUŞU (I. BÖLÜM)

​Bu satırları bugün buraya dökmek, o karanlık günleri zihnimde yeniden canlandırmak benim için hiç ama hiç kolay olmadı... Şu an bu sözleri söylerken nefes nefeseyim, ellerim buz gibi oldu... O morlukların, o dökülen sürahilerin sızısı hâlâ içimde

SİYAH GÖZLÜĞÜN ARDINDAKİ İMPARATORLUK: BİR KRALİÇENİN DOĞUŞU (I. BÖLÜM)
Yazı Boyutu:
100%


​"Bu benim içimde vardı zaten..."

​Bunu bugün sarsılmaz bir özgüvenle, o zirveden söylüyorum ama o zirveye çıkan yollarımın her bir taşı; sessiz çığlıklarla, kırılan gururlarla ve omuzlarıma çöken asırlık prangalarla döşendi. Kitaplar, eğitimler, teknikler... Bunlar sadece birer araçtı. Asıl o kitleleri peşinden sürükleyen güç, o sönmeyen ateş; en başından beri, Kayseri’nin o fırtınalı topraklarında kök salmaya çalışan o küçük kızın ruhunda zaten saklıydı.

​Ben sadece, o içerideki devasa başarı canavarını can havliyle uyandırdım.

​ Anadolu’nun Ağır Prangası: "Kefenle Çıkarsın!"

​Biz Anadolu çocuklarıyız. Bizim buralarda katı, nefessiz bırakan, yazılmamış kurallar vardır: "Kız kısmı evlendi mi, o eve gelinlikle girer, kefenle çıkar!" Boşanmanın adı bile anılmaz, tek bir kelimesi dahi lügate alınmaz. Çocukluğumdan evliliğime kadar, o duvarların arasında, yılların biriktirdiği o ağır baskıyla büyüdüm.

​Çok zor bir çocukluktu bizimkisi... Babam ikinci evliliğini yapmıştı ve biz öz babamıza hasret kalmıştık. Sadece bayramlarda, özel günlerde görebildiğimiz, hem sonsuz saygı duyup hem de çekindiğimiz bir babaydı. Oysa bir araya geldiğimizde biz onun nazlı kızlarıydık; şefkati o kadar yüksek bir insandı ki... Ama o evlilikten sonra dengeler değişti, babamız bize çok uzak sürelerin mesafesi oldu.

​İşin en ilahi, en sarsıcı cilvesi ise şuydu: Babamı, erkek çocuğu yok diye ailesi ikinci bir kadınla evlendirmişti. Annem beş kız doğurmuştu, erkek çocukları ya karnında ölüyor ya düşük oluyordu. Ve kader öyle bir oyun oynadı ki; o evlilikten sonra iki kadın aynı anda hamile kaldı ve sadece birer ay arayla ikisi de birer oğlan doğurdu: Murat ve Ümit... Anlayacağınız, ben daha doğmadan o aile mirasına koca bir baskı dalgası yüklenmişti.

​ Kırılan Hayaller ve Baş Başa Kalınan Kabus

​Annem o beş kızla öylece kalakaldı. Hepimizi okutma şansı yoktu. Ben orta 2'den, o çok sevdiğim okul sıralarından ayrılmak zorunda bırakıldım. Evlendiğimde kağıt üzerinde sadece bir "ilkokul mezunu"ydum. Bir oturmada, bir gezmede, yeni tanıştığım insanların arasında o "Ne mezunusun?" sorusu yok mu... Sırf seni mezuniyetinle, etiketinle, çalıştığın işle ölçmeye çalışan o sığ bakışlar... O "ilkokul mezunuyum" demek benim canımı çok acıtıyordu, içimi çok yıpratıyor ve beni kahrediyordu.

​Benim için evlilik bir kaçıştı aslında. Kurtuluş zannediyordum. "Evlenirsem kendimi geliştirebiliririm, istediğim eğitimi alır, hayallerime koşarım, özgür olurum, başarırım" diyordum. Bugün toplumda binlerce, milyonlarca genç kızımızın hâlâ düştüğü o büyük yanılgıya ben de düşmüştüm. Evlendiğimde anlayışlı bir kocam olacağını, birlikte paylaşıp, birlikte düşüneceğimizi, birlikte hareket edeceğimizi, bana her konuda destek olacağını sanmıştım.

​Çok yanıldım. Çok büyük bir hüsrana uğradım. Tarif edilemez, muazzam bir yıkımdı. Özgürlük kapısı sandığım o evlilik, tam 15 yıl sürecek zorlu bir kabusa dönüştü.

​ Siyah Gözlüğün Ardındaki İsyan

​Ama içimdeki o başarı açlığı, o koca canavar durmıyordu; içeride çok hızlı büyüyordu. Kocam okumama asla izin vermiyordu. Rahmetli ablam —nurlar içinde yatsın, babamdan sonra evimizin reisi, o güçlü kadındı— elimden tuttu. Bana yardım etti ve beni ortaokula yazdırdı.

​Ortaokulu bitirdiğimde içime o muazzam mutluluk ve özgüven gelmeye başlamıştı. Ama evde her şey zehir zembelek durumdaydı. Sırf sınavlara giriyorum, sırf okumaya çalışıyorum diye kurduğum sofralar başıma geçiyor, ayran sürahileri tepemden aşağı dökülüyordu. Soruyorum size: Suçum neydi? Sadece okumaya çalışmak!

​İstediğim hayat bu olamazdı, bu kadar olamazdı! Kabullenemedim. Huysuz bir adamla, bitmeyen stresin içinde hastalanmaya başladım, sık sık sinir krizleri geçiriyordum. Yine öyle bir gün hastaneye gittiğimde, danışmadaki personelin bilgisayarın tuşlarına basışını izledim. Yıl 92, 93, 94... Evlerde bilgisayarın adı bile yok. Gözünü o klavyeye diktim ve içimden o çocukluk refleksim haykırdı: "Zor olsa bunlar yapamaz. Bu insanlar yapabiliyorsa, ben neden yapamayayım? Ben neden yazamayayım?" Gittim, o bilgisayar kursuna da yazıldım, o diplomayı da aldım!

​Sıra liseye gelmişti. Akşam eve gelip bunu kocama nasıl söyleyecektim? Kesin dayak yiyeceğimi biliyordum, o korkuyu, o sancıyı anlatamam (zaten o günlerden bana yadigar bir panik atak kaldı). Her defasında "Seni boşarım" diyordu. Keşke boşasaydı, o kadar istiyordum ki... Artık vurduğu yerler bile acımıyordu.

​O akşam dayak yememek için mutfakta saatlerce çalıştım. Muhteşem sofralar kurdum; kayınvalidemi, görümcelerimi, kayınlarımı davet ettim. Komple ailesini çağırdım ki, herkesin içinde bu konuyu açarsam bana dokunamaz sandım. Nafile... Milletin içinde hem aşağılandım hem de o odaya çekilip o dayağı yine yedim.

​Ama pes etmedim! Ertesi sabah gözümdeki o morluğu kapatmak için siyah gözlüğümü taktım ve o okula, o sınavlara yine gittim! Ve ben o liseyi o siyah gözlüklerin ardındaki inatla, gururla bitirdim!

​ Özgürlüğünü Altınla Satın Alan Kadın

​Liseyi bitirdiğimde bende durdurulamaz bir güven patlaması oldu. Artık iş arayabilirdim. Görüştüğüm yerlere hemen kabul ediliyordum ama bir baktım ki lise diploması da yetersiz. Adına "sekreterlik" dedikleri şey, aslında çay demlemek, yemek yapmak, gelene gidene hizmet etmekmiş. Benim asil ruhum o dar kalıba da sığmadı, o iş yerinden çok hızlı çıktım. Okumaya, gelişmeye devam etmeliydim.

​Gözünü o günün şartlarında benim için en zirve noktaya diktim: Halkla İlişkiler Uzmanlığı. O unvanı edindikten sonra güvenim katlandı. Artık çalışıyordum. Evdeki kavgalar, o şiddet de bu arada bıçak gibi kesilmişti. Neden mi? Çünkü her ay kazandığım o maaşla en büyük altını alıyor ve onun eline "sus payı" olarak veriyordum. Sırf çalışmama izin versin, sırf benim başarmama, vizyonuma koşmama göz yumsun diye... Ben kendi özgürlüğümü, kendi emeğimi o adama altın vererek adeta söke söke satın aldım!

​Çocukluğumda okulda sınıfta kalıp, son 15 gün kendimi dünyaya kapatarak bütünlemelerde en yüksek puanı alan o hırslı çocuk var ya... İşte o çocuk, o 15 yıllık kabus dolu evlilik bütünlemesini de o içeride büyüyen koca canavarla, o sönmeyen başarı açlığıyla en yüksek puanla geçti!

​Bu satırları bugün buraya dökmek, o karanlık günleri zihnimde yeniden canlandırmak benim için hiç ama hiç kolay olmadı... Şu an bu sözleri söylerken nefes nefeseyim, ellerim titir titir ve buz gibi oldu... O morlukların, o dökülen sürahilerin sızısı hâlâ tenimde.

​Ama şükürler olsun ki buradayım. Buraya kadar getirdim. Fakat hikaye burada bitmedi... Bu sadece zincirlerin kırılış hikayesiydi. Asıl efsane, o altınlarla satın alınan özgürlüğün ardından, bu kadının dünyayı nasıl fethettiğiyle, unvansız ve dik duruşuyla nasıl bir başarı abidesine dönüştüğüyle devam edecek.

​Gerçek bir başarı öyküsünün, küllerinden doğan bir Kraliçe'nin yükselişinin ikinci bölümüyle... Yarın, aynı saatte, kaldığımız yerden devam edeceğiz. Gözlerinizi benden ayırmayın.

SONGÜL ARIK.....

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!