ASAYİŞ · GÜNDEM

​Songül Arık'tan Herkes Çuvaldızını İlk Önce Kendine Batırsın: Evlenmek mi Kolay, Evli Kalmak mı?

​Buradan açıkça sesleniyorum: Erkekler, lütfen o asil Eril Enerjinize, fıtratınıza sahip çıkın! Kadınlar, siz de özünüzdeki o vefayı, şefkati koruyun. Çuvaldızı önce bir kendimize batıralım

​Songül Arık'tan Herkes Çuvaldızını İlk Önce Kendine Batırsın: Evlenmek mi Kolay, Evli Kalmak mı?
Yazı Boyutu:
100%

Günümüz toplumunda kime sorsam hep aynı sorularla karşılaşıyorum: "Neden evlenmiyorsun?", "Evlenmeyi düşünmüyor musun?" İnsanların zihninde bekar kalmak bir tercih değil de bir eksiklikmiş gibi algılanıyor oysa durum hiç de öyle değil. Bana bu soru sorulduğunda cevabım her zaman nettir: Bilmiyorum, ruhuma uygun bir eş adayı bulamıyorum...

​Üstelik ben evlilik müessesesinin en ağır yüklerini omuzlamış biriyim. İlk evliliğimde aslında daha ilk haftadan boşanmam gerekiyordu. Fakat Anadolu’nun o yerleşik, ağır baskısı; "Gelinlikle girdiğin evden ancak kefenle çıkarsın" düşüncesi yüzünden o evliliğe tam 14 yıl katlanmak zorunda kaldım, sabrettim. 14 yılın sonunda nihayet o bağları kopardım ve sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek içer misali, kendimi tamamen işime ve kariyerime adayarak tam 22 yıl boyunca pencerelerimi evliliğe kapattım.

​Yıllar sonra ilk kez; ruhuma hitap eden, beni anlayan, yeniden heyecanlandırabilen, o kadar nazik, kibar ve centilmen bir insanla karşılaştığımda yeniden "Evet" dedim ve nişanlandık. Fakat kaderin önüne geçilmiyor; resmi nikahımıza sadece 14 gün kala, daha henüz geçen yıl, o değerli insanı ani bir şekilde kaybettim. Bu acı içimde çok taze, sızısı hala dipdiri... Evliliğin ne demek olduğunu da, sabrın ne olduğunu da, doğru insanı beklemenin kıymetini ve o ani kaybın can yakan boşluğunu da çok iyi bilirim. Evlilik öyle kolay, sıradan bir yapı değildir; gerçekten yürek ister.

​Bugün topluma baktığımızda iki büyük mücadele görüyoruz: Evli olanlar evliliklerini sürdürme, o fırtınaların içinde gemiyi yürütme mücadelesi verirken; bekar olanlar da kendilerine uygun bir yuva kurabilmek için evlenme mücadelesi veriyor. Fakat asıl büyük çıkmaz tam da burada başlıyor: Ruh eşini bulmak, kalplerin ve fıtratların birbirine uygun olması bu devirde o kadar zor ki!

​Hatta bazen düşünüyorum; Rabbim galiba hiçbir zaman eşleri birbirine tamamen denk yaratmıyor. Aynı mıknatısın artı ve eksi uçları gibi; iki artı uç ya da iki eksi uç nasıl bir araya gelemiyorsa, iki pozitif enerji de yan yana duramıyor galiba. Biri daha aktifken, diğerinin onu dengeleyecek bir yapıda olması mı gerekiyor, bunu belki de uzmanlara sormak lazım. Çünkü ben kendi adıma hiperaktif, her anı full enerji dolu bir insanım. Ama günümüzde benim fıtratımda, o enerjiyi taşıyıp yönlendirebilecek birini bulmak neredeyse imkansız hale geldi.

​Neden mi? Çünkü artık günümüzde vefa anlamını yitirdi, dostluklar kayboldu. Kültürel değerlerimiz, ebeveyn değerlerimiz, aile yapımız ve toplumsal kültürümüz maalesef çok hızlı ve hunharca bir yıkım yaşıyor. Bu yıkımın ortasında; vefalı, şefkatli, merhameti yüksek, cömert ve hayatındaki kadını gerçekten baş tacı edebilecek bir "eş adayı" bulabilmek çölde su aramaya benziyor.

​Tam bu noktada, ne zaman içim daralsa çok severek dinlediğim o meşhur Ferdi Özbeğen şarkısı yankılanır kulaklarımda: "Vefa arıyorum, dost arıyorum, şefkat arıyorum, aşk arıyorum..." Şarkıyı mırıldanırken hep kendimi şöyle teselli eder, kendi kendime sitem ederim: "Aman Songül, Ferdi Özbeğen bile ta o 60'lı, 70'li yıllarda bu şarkıyı söylemiş, canı yanmış. O dönemlerde bile vefa dolu, sevgi dolu o gerçek aşkı bulamadıysa; sen bu yozlaşmış, her şeyin tüketildiği devirde neyi arıyorsun?" Belki bu sitemlerle yanlış yapıyorum, belki de farkında olmadan o güzel enerjiyi kendimden öteliyorum, onu da bilmiyorum. Ama bir yandan da eminim; benim gibi nice insan aynı özlemle, aynı arayışla yanıp tutuşuyor.

​Soruyorum kendime ve tüm topluma: Güçlü bir kadın olmak mı, yoksa vasıfsız, sıradan biri olmak mı? Ben bir zamanlar öyleydim işte... Cennet gibiydim, dünyadan bir haber, kendi kabuğunda bir kadındım. Ama boşandıktan sonra hayatın gerçekleri ve şartlar bana çalışmam gerektiğini gösterdi. Benim hayatımda hiçbir zaman "orta yol" olmadı; ya dipteyimdir ya zirvede! Madem çalışmaya başladım dedim ve gözümü en zirveye diktim. Çevre baskısı, hayattaki olumsuzluklar beni ister istemez güçlü bir kadın olmaya itti. Güçlendikçe bu omurgalı duruş hoşuma gidiyor, bana muhteşem bir haz veriyordu. Lakin pırıltılı zirvelere tırmanırken çok acı bir gerçeği fark ettim: Erkekler evlenecekleri eş adayının güçlü olmasından ürküyorlar, korkup çekiniyorlar.

​Oysa şimdiki aklım olsa, söyler misiniz güçlü kadın olur muydum? Olmazdım, inanın olmazdım... Güçlü kadın olmak o kadar zor, o kadar yorucu ki; her sorumluluğu tek başına omuzlamak, hayatı tek başına sırtlamak zorunda kalıyorsun ve günün sonunda dengini, eş adayını bulmakta yapayalnız kalıyorsun. Daha pasif, daha sıradan bir kadın olsaydım belki de çok daha rahat yuva kurardım.

​Ben de güçlü olmak istemezdim ki... Ben de arkama yaslanacağım bir erkeğim olsun, onun güvenli kanatları altına sığınayım, sorumluluklarımı paylaşsın istedim. Dışarıdaki o devasa gücüme rağmen, evimde erkeğinin dizinin dibinde güçsüz, zayıf, masum ve çocuk ruhlu bir kadın olmak isterdim. Aslında çok yönlü bir kadınım; her yönümü, her maskemi olması gerektiği yerde, olması gerektiği gibi çıkarmasını çok iyi bilirim. Ama erkekler o dışarıdaki başarıdan öyle bir korkuyorlar ki, içerideki o sığınmak isteyen şefkatli kalbi görmeye cesaret bile edemiyorlar.

​Halk arasında çok konuşulan, benim de hep merak ettiğim o söz de tam olarak buraya çıkıyor işte: "Allah çirkin şansı (kaderi) versin" derler. Aslında hiçbir kadın çirkin değildir, sadece bakımsız kadın vardır. Ama gelin görün ki günümüz erkeklerinin bu konudaki çelişkisi tam bir akıl tutulması! Erkekler dışarıda çok güzel, çok alımlı, çok başarılı kadınların peşinden koşmak, onlarla sevgili olmak, hayatın eğlencesini, tatilini, kaçamağını onlarla yaşamak istiyorlar. Yanlarında gururla taşıyacakları o gösterişli kadınları arzuluyorlar. Fakat iş evlenmeye, eş seçmeye geldiğinde birdenbire o güçlü ve alımlı kadınlardan kaçıp; "Çok dikkat çekmesin, sade olsun, evinde otursun, çocuğumu doğursun, yuvasına sadık kalsın" mantığıyla tamamen pasif bir profil arıyorlar. Soruyorum size; korkuyor musunuz bizden? Başarılı, zeki ve güçlü bir kadının gölgesinde kalmaktan mı korkuyorsunuz?

​Oysa dönüp çevreye bir baksak, boşanma oranları artık sadece birer istatistik değil, toplumun bağrında kanayan, can yakan kozmik bir yaraya dönüştü. Google verilerine ve TÜİK’in son resmi istatistiklerine baktığımızda, Türkiye'de boşanma hızı son 25 yılın zirvesine ulaşmış durumda. Sadece bir yıl içinde evlenen çift sayısı azalırken, yaklaşık 194 bin çift resmi olarak yollarını ayırdı. Üstelik bu boşanmaların %34 gibi büyük bir oranı evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşiyor. Bu rakamlar sadece sayı değil; yıkılan yuvalar, ağlayan çocuklar, sönen umutlar demek. Biz toplum olarak nereye gidiyoruz?

​Bakın, günümüzde evlilik müessesesi adeta bir kıyamet alameti gibi banal bir şekle evriliyor. Nikahsız birliktelikler, Batı özentisi geçici ilişkiler ön plana çıkarken, asıl büyük tehlike fıtratların değişmesinde yatıyor. Günümüz gençliğine baktığımda şaşkınlık ve hayretler içinde kalıyorum: Kadınlarla erkekler yer mi değiştiriyor, ne oluyor? Kadınların çoğunluğu erkeklerin peşinden koşar olmuş, erkekler ise bambaşka bir profile bürünmüş.

​Biz Türk milletiyiz! Bizim kültürümüzde erkek dedin mi; daha güçlü, daha kudretli, ailesine, eşine, çoluğuna çocuğuna, yuvasına kol kanat geren, o evin geçimini aslanlar gibi sırtlayan o yüksek eril enerjidir. Erkek, yuvasının direğidir. Ama şimdilerde erkekler daha naif, sorumluluktan kaçan bir modele büründü. Dahası, artık erkekler de "Zengin bir kadın bulsam da evlensem, sırtımı şöyle bir yaslayıp rahat hayat sürsem" derdine düşmüşler. Duydukça, gözlemledikçe beynim karıncalanıyor: Bizim Türk toplumu nereye gidiyor?

​Peki ya kadınlarımız? Kadınların birçoğu da işin kolayını seçip "Zengin olsun, paralı olsun, beni kraliçeler gibi rahat yaşatsın" sığlığına kapılıyor. Karşılıklı bir çıkar ilişkisine dönen bu evliliklerden nasıl huzur doğabilir ki?

​Buradan açıkça sesleniyorum: Erkekler, lütfen o asil Eril Enerjinize, fıtratınıza sahip çıkın! Kadınlar, siz de özünüzdeki o vefayı, şefkati koruyun. Çuvaldızı önce bir kendimize batıralım, sonra da iğneyi karşı tarafa batıralım ki bir canı yansın, bir irkilsin, herkes şöyle bir kendine gelsin! Birbirimize değer katmayı öğrenmediğimiz, "Ben karşı tarafa ne katıyorum?" diye sormadığımız sürece, ne o özlenen aşkları bulabiliriz ne de toplum olarak ayakta kalabiliriz. Kendimize çeki düzen vermenin vakti geldi de geçiyor, uyanalım!

Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!